Mediha Selda Avcı’dan ilk roman: Girit’ten Öteye Geçen Hafıza

11.03.2026 17:16

Mediha Selda Avcı, Remzi Kitabevi tarafından yayımlanan bu ilk romanında, göçün yalnızca toprağı değil, insanın kalbini, evini ve belleğini de yerinden ettiğini anlatıyor.

Bazı romanlar vardır; daha ilk sayfalarda okura yalnızca bir hikâyeyi değil, bir evin içini, bir dönemin ruhunu ve bir ailenin taşıdığı görünmez yükü de hissettirir. Mediha Selda Avcı’nın Hayatın Rüzgârında Buluşmak: Girit’ten Öteye… adlı romanı böyle başlıyor. Mübadele gibi tarihsel ağırlığı büyük bir kırılmayı, belgelerin ve resmî anlatıların soğuk yüzünden değil, hayatın içinden, gündelik ayrıntılardan aktararak okuyucuya sunuyor. Bu yüzden roman, yalnızca geçmişe bakan bir dönem eseri değil; kuşaklar boyunca taşınan acıların da hikâyesi hâline geliyor.

Romanın merkezinde Eleana var. Müslüman ve Hristiyan iki ailenin gençleri arasında yaşanan imkânsız bir aşkın istenmeyen çocuğu olarak dünyaya gelen Eleana, doğduğu anda hayatın sertliğiyle karşı karşıya kalıyor. Hikâyesi zamanla tek bir insanın kaderi olmaktan çıkıyor; ait olamamanın, dışarıda bırakılmanın, susarak büyümenin ve kendine bir yer açmaya çalışmanın öyküsüne dönüşüyor. Eleana, romanda sadece baş karakter değil; kendinden önce yaşanmış kırılmaların, bastırılmış duyguların ve kuşaklar boyunca taşınan eksikliğin taşıyıcısı olarak da duruyor.

Mediha Selda Avcı’nın romanını güçlü kılan yan, mübadelenin büyük tarihini küçük ayrıntılarda duyurabilmesi. Seccadenin astarına gizlenmiş bir dua, çeyiz sandıkları, mutfakta kaynayan yemekler, ev içindeki görünmez gerilimler, anneliğin yorgunluğu, komşu kapısından gelen sesler, kalabalık aile hayatının daralan nefesi… Bunların hiçbiri romanda süs olarak yer almıyor. Tam tersine, anlatının asıl yükünü bunlar taşıyor. Çünkü göç bazen yalnızca bir yerden ayrılmak değildir; bir evin düzeninin, bir sofranın tadının, bir mahallenin alışkanlıklarının, hatta insanın dünyaya bakışının da yerinden oynamasıdır. Roman tam olarak bunu hissettiriyor.

Kitabın ilk bölümlerinde kurulan aile dünyası ayrıca dikkat çekici. Nesibe, Bekir, Güzin Hanım, İhsan Bey ve çevrelerindeki hayatlar aracılığıyla yalnızca bir aileyi değil, bir yaşam biçimini görüyoruz. Kaynana ile gelin arasındaki ince gerilim, ev içinde kimsenin yüksek sesle söylemediği hesaplaşmalar, sevginin kırgınlık, yorgunluk ve kıskançlıkla iç içe geçmesi romana sahicilik kazandırıyor. Özellikle kadın karakterlerin çizilişinde hissedilen sıcaklık önemli; bu kadınlar yalnızca evin yükünü taşıyan figürler olarak kalmıyor, arzuları, kırgınlıkları, beklentileri ve içlerinde tuttuklarıyla birlikte yaşıyorlar. Romanın duygusal derinliği buradan güç alıyor.

Mediha Selda Avcı, Girit’te Müslümanlarla Rumların bir arada kurduğu hayatı tek boyutlu bir nostaljiye düşmeden anlatıyor. Bayramlar, yortular, çocukluk arkadaşlıkları, karşılıklı ikramlar ve aynı mahallede süren yan yana hayatlar… Bütün bunlar yaklaşan kopuşun ağırlığını daha da artırıyor. Çünkü kaybedilen şey yalnızca bir toprak parçası değil; birlikte yaşamanın dili, komşuluğun hafızası ve gündelik hayatın kurulmuş dengesi de dağılıyor. Romanın hüznü, bu ortak dünyanın sessizce çözülüşünden kaynaklanıyor.

Eleana’nın hikâyesi romanın merkezinde olsa da anlatı tek bir hayat çevresinde daralmıyor. Onun yolu üzerinde beliren insanlar, aile geçmişinin bıraktığı gölgeler ve karşılaşmaların açtığı yeni yarıklar, romanı daha geniş bir insanlık hâline taşıyor. Burada çaresizlik kadar direnme gücü, kırgınlık kadar hayata tutunma isteği de var. Umut duygusu, roman boyunca büyük sözlerle değil; insanın bütün eksikliklere rağmen yeniden ayağa kalkmasında, yeniden bağ kurmayı denemesinde, yaralı da olsa yoluna devam etmesinde kendini gösteriyor. Bu da metne gösterişsiz ama etkili bir duygu katıyor.

Yazarın dili yer yer anlatıcı bir sıcaklık taşıyor. Ev içi sahnelerde, aile bireyleri arasındaki ilişkilerde ve gündelik hayatın akışında bu sıcaklık belirginleşiyor. Romanı okurken insanın aklında yalnızca olaylar kalmıyor; bir iklim kalıyor. Daralan evler, büyüyen çocuklar, gençliğin içte kalan hevesleri, annelerin tükenişi, erkeklerin omuzlarına çöken sorumluluk, komşuluğun sıcaklığı ve yaklaşan kaybın ağır gölgesi… İşte bu duygu iklimi, kitabın hafızada yer etmesini sağlayan temel unsur.

Hayatın Rüzgârında Buluşmak: Girit’ten Öteye…, ilk roman olmasına rağmen sahici bir duygunun peşine düşüyor. Mübadeleyi bir tarih başlığı olarak bırakmıyor; onu evin içine, insanın kalbine, aile ilişkilerine ve kuşaktan kuşağa taşınan eksikliğe yerleştiriyor. Roman bittiğinde geriye yalnızca anlatılan olaylar kalmıyor; taşınamayan eşyalar, söylenemeyen sözler, yarım kalmış sevdalar ve içte büyüyen gurbet duygusu da okurun içinde kalıyor.

Mediha Selda Avcı, Remzi Kitabevi etiketiyle yayımlanan bu ilk romanında, mübadelenin büyük tarihini insan ölçeğine indiriyor. Hayatın içinden gelen ayrıntılarla büyüyen, yer yer hüzünlenen ve insanın içine işleyen bir anlatı kuruyor. Belki de kitabın asıl gücü de burada yatıyor: Çünkü bazı göçler, bir vapurla, bir tren yolculuğuyla, bir sınır çizgisiyle bitmez. İnsanın içinde sürer; bir bakışta, bir eksiklikte veya bir susuşta yeniden ortaya çıkar. Hayatın Rüzgârında Buluşmak: Girit’ten Öteye… tam da bu uzun iç sızısını görünür kılan bir roman.

Kaynak:https://www.cumhuriyet.com.tr/kultur-sanat/girit-ten-oteye-gecen-yalniz-insanlar-degil-hafizadir-2485905

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir